Bir doktor bir travesti

   Bir nöbet akşamında, iki travesti içeri girdi. Kırklı yaşlarında, son derece bakımlı ve kibar iki kişi… Şikayetleri mide bulantısı mı ne?  Tam hatırlayamıyorum. Yalnız bu arada, biraz daha tombulca olanını gözüm bir yerden ısırıyor.  Dayanamadım sordum.

-Siz İskenderunlu musunuz?”

-“Eveeett”

-“Çiçek sitesinde mi oturuyordunuz?”  

-“Hayır! Hiç oturmadım”

-“Sanki sizi tanır gibiyim. Benzettim herhalde”

Savunmaya ramak kala bir ses tonu ile:

-“Benzetmiş olacaksınız Doktor Bey!”

O anda, beden dilinden tut da, ses tonuna kadar, yaşadığı bu değişimi saklamak istediğini, üzülerek anladım. İstemeden de olsa, ben de mi bir baskı yapmıştım?

Yıllar önce, çocukluğumun sitesinin tüm çocuklarının en sevdiği, çok yüksek iletişim gücü olan, Türkiye’nin en iyi üniversitesinde öğrenim görmüş, sempatik “Hasan abisi”, şimdi güzel mi güzel, alımlı, cilveli bir “kadın” idi.

Şaka yapmıyorum. O anda hissettiğim tek şey, boynuna sarılıp, nasılsın deyip kucaklamak oldu. Yapmadım tabii. Yapamadım…

Muayeneleri bitip, odadan çıkarken, kartvizitini uzatarak;

-“Başın sıkışırsa beni arayabilirsin” dedi ve gitti.

Bir süre elimdeki kartvizite bakarak ve de koltuğumu sağa sola sallayarak düşündüm. Son derece iyi eğitimli, kibar, kültürlü bir insan neden kimliğindeki pembeliği ya da maviliği saklamak zorunda kalsın? Diye.

Söylemek istemediği apaçıktı. Saklama ihtiyacı duydu. Kim bilir? Utandı mı acaba? Bu noktada utanmak neydi? Neye göre, neyden, kimden?

Unutmayalım ki, sıkıntı sayılanlar, çoğu zaman ifade edildikçe hafifler… Diner, ferahlar. İnsanların, “ben varım, ben de buradayım” diyebilmesi de, kendini rahatça ve de özgürce ifade edebilmesinden geçer. Karşındakine “değersizlik” hissini yaşattıkça, yıkım olmaması kaçınılmazdır.

*****

Sonra, bende koca bir fincan şekersiz Türk kahvesi etkisi yaratan “ses” geldi aklıma. O dupduru anlatımın, o kendi hayatının kendiyle olan tarafsız sorgusunun, o doğruluğunun su götürmez olduğu, öyle ki; kendine dönüp empati bile yapmak durumunda hissetmediğin cümlelerin sahibi, ünlü modacının konuşmasını anımsadım.

“Yaşadığımı sorgulayamazsın! Çünkü bunu hissettim! Senin gibi, onun gibi… Ne hissedeceğime sen karar verme! Buna, ben bile karar vermedim”

“Artık, hepimizin içinde barındırdığı, kadından da erkekten de yoruldum. Ben özüme, “öze” bakıp, sadece onu dinliyorum.”

Bir süre öylece oturduktan sonra dedim ki;

Bir tıp adamı olarak, hayatı, insanları seven bir gözlemci olarak, ne bileyim yahu? Sonuçta insan olarak, in-san!  

Hal bu ki, o da tüm hastalarım kadar hastamdı.

Tüm kadınlar kadar kadındı.

Tüm erkekler kadar Hasan abi idi.

Tüm insanlar kadar ‘özgür’ idi.

Peki. Neden söylemedi, söyleyemedi?

Sorun ne?

Toplum baskısından ötürü “Diğerleri” olmak mıydı?

Aslında “diğerleri” diye bir şey yok muydu? Yoksa herkes “biz” miydi? “Bütün” müydü?

Ferzan’ı da, hissettirdiğini de seviyorum!

“Yargılamadan” ve “Yadırgamadan” önce “sevgi” mihenk taşımız olmalı. Yaşanılanlara vereceğimiz tepkilere empati ile yaklaşmalı ya da vicdanı avuçlara almalı. “Hepsi hayat, hepsi biz, hepsi bizden”  demeli.

Sevgili Ferzan Özpetek’in filmlerinin bu kadar anlaşılır olması, aynı zamanda, “Aşk”ı bu kadar iliklere kadar hissettirebilmesi, izlerken, içimizde uyanan “koşulsuz kabulleniş” bundan mıydı? Ne dersiniz?

*****

İnsanların “kendi” olabilmesine izin verme gücünün “sevgi” olduğunu unutmadan,

Saygı duyarak,

Öze dönerek ve de kimseleri incitmeden…

Coşkuyla kalalım

Alıntıdır..

Bir cevap yazın