İstanbul travestileri , hayatım izinsiz çalınıyordu

Dizideki küçük başarıları istanbul travestileri saymazsak, hızla düşüşüm devam ediyordu. Hayatım, benim iznim olmaksızın baştan yazılıyormuş gibi hissediyordum. Hayatta istediğim her şeyi gerçekleştirmiştim! Mutlu bir evliliğim vardı ve işimi seviyordum. Eşcinsel olduğumu 2012 yılının sonbaharında, setteki ilk günlerimden birinde fark ettim. Bu, başlı başına tek bir şey olmaktan ziyade, kendimi lezbiyen grupların yakınında ne kadar rahatsız hissettiğim ya da kendimi (omuz silkerek) cinsellikle pek de ilgisi olmayan biri olarak tanımlamam gibi bir sürü küçük ayrıntının birleşimi gibiydi. Tek tek düşününce, bunlar beni ben yapan küçük tuhaflıklar gibi görünüyordu. Seks yerine kitap okumayı seçmek son derece mantıklı bir seçim, öyle değil mi? Ama sette, bütün bu küçük anlar çok daha açık ve önemli bir hale geliyordu ve kendimi, oyuncuların yeni öğretmenlerini merak eden bir grup anaokul öğrencisiymişçesine sordukları bitmek bilmez ve bütün bunların üzerine tuz biber eken sorularını cevaplarken buluyordum. “Kimseyle görüşüyor musun?” “Evli misin?” “Bir erkekle mi?” “Ama kızları öpüyormuşsun?” “Peki, bunu özlüyor musun?” En sonunda, daha önce hiç aklıma gelmeyen bir soruyu düşünmek zorunda kaldım: “Yok artık, ben eşcinsel miyim?”

31 yaşında olmama, hayatımın 13 yılını son derece açık fikirli şehirlerde geçirmeme ve kendimi eğitimli bir birey olarak görmeme rağmen son bir yıldır: 1.Google’da “Lezbiyen olduğunuzu nasıl anlarsınız?” diye arattım. Bu konuda quiz gibi bir şeyler olmalıydı, değil mi? 2. Kullandığım doğum kontrol yöntemi yüzünden mi diye düşündüm. Daha yeni rahim içi araç kullanmaya başlamıştım, bu kimi çekici bulduğumu etkiliyor olabilir miydi? Bu gerçekten de düşündüğüm bir şeydi. Bunun, cinsel kimlik üzerine doktora yapmış terapistime bahsedecek kadar üzerinde durdum ve terapistim bana büyük bir sabırla doğum kontrolünün esasen cinsel yönelimimizi değiştiremeyeceğini açıkladı. 3. Ölmek istedim. Eğer eşcinsel olmak, bu dünyadaki en sevdiğim insanı kaybedeceğim, aileme açılacağım, benliğimin en savunmasız, en hassas noktalarını açacağım ve tanıdığım herkese göstereceğim anlamına geliyorsa, ölmeyi yeğlerdim. En son sekizinci sınıfta olduğum gibi kendimi intihara meyilli hissediyordum. O zamanlar bir kere, bir avuç Tylenol içip uyumuştum. Ertesi sabah uzun bir uykunun ardından dinlenmiş olarak uyanmıştım ve arkadaşlarıma kendimi ne kadar kötü hissettiğimi anlatabileceğim için heyecanlıydım. Böyle şeylerin aleni bir şekilde söylenmesinin, daha sonra kolayca ulaşabilecekleri bir şekilde kaydedilmesinin önemli olduğunu düşüyordum; çünkü eğer LGBT topluluğundan insanlarla çevrelenmiş, ne şekilde olursa olsun azınlık olmanın sevinçle kutlandığı, dünyanın en destekleyici ortamında çalışırken bunları düşünüp hissedebilirsem, ancak o zaman başka şartlarda yaşayacağım üzüntü, kafa karışıklığı ve korkuyu düşünmeye cesaret edebilirdim.travesti

Yakın zamanda katıldığım GLAAD (Gay& Lesbian Alliance Against Defamation, Karalamaya Karşı Eşcinsel ve Lezbiyen Birliği) Medya Ödülleri’nde, Ellen Page’in Laverne Cox’a Stephen F. Kolzak Ödülü’nü takdim ettiği anı izleme şansına sahip oldum. GLAAD’ın başkanı Sarah Kate Ellis de o gece konuştu ve oluşabilecek tüm muhalefetin farkında olmasına rağmen, salondakileri hayatlarını açık bir şekilde ve sevgiyle yaşamaları için cesaretlendirdi. Evliliğimin ve tüm hayatım boyunca sahip olduğum kimliğimin sonu için üzülürken, bir yandan da kendimi artık bu topluluğun bir parçası olduğumu düşünmekten alamadım. Eğer onu tamamen kabul edersem daha değersiz olacakmış ya da yargılanacakmışçasına kendi eşcinselliğimi değerlendiriyordum. Utanç ve suçlulukla dolu bu yükü taşımaya çalışmakla geçen bir yılın ardından, bu olumsuz bakış açısı yerine dürüstlüğü ve minnettar olmayı seçebileceğimi fark etmemle birlikte rahatladım. Şu anda aileme, arkadaşlarıma ve Orange is the New Black’teki çalışma arkadaşlarımın çoğuna (ve artık sana da, sevgili okuyucu) açılmış durumdayım. Artık sette ya da yazarlar odasındayken kendimi iki doğru arasında sıkışıp kalmış gibi hissetmiyorum. Benim hikâyem dizide anlattığımız kurmaca hikâyelere tam olarak uyduğu için doğru yerde olduğumu hissediyorum: kendilerini bulmaya çalışan insanlar, zorlu yollar ve sonunda hepsinin geçmesiyle ilgili hikâyeler. istanbul travestileri

Şimdi anlatıp da diziyi berbat etmeyeceğim ama Orange is the New Black’in travesti  ikinci sezonu için yaptıklarımla gerçekten çok ama çok gurur duyuyorum. Beni koşulsuz sevgiyle sardıkları ve zaman zaman ihtiyacım olduğunda da kızdırdıkları (günler boyunca üst üste kapşonlu bir tişört ve beyzbol kasketi taktığım için birinin bana sivil polis mi olmaya çalıştığımı sorması gibi) yazarlar odasında kendim olabiliyorum. Sette her şeyi yaşadım: Bir kadına âşık oldum, hayatımı baştan sona ekranda izledim. İkinci sezonun yayını için çalışmayı hızlandırdığımız şu günlerde, hayatımı herkesin önünde yaşamak benim için artık sorun değil ve kendimi özgürleşmiş hissediyorum. Ben mükemmel değilim. Cesur olmaktansa rahat olmayı tercih ederim. Beni onaylayıp onaylamadığınızı umursamıyorum çünkü böylece kendimi her zaman iyi hissediyorum. Yani durum böyle. Bu benim hikâyem, karışık, biraz farklı ve sürekli yeni zorluklarla mücadele içinde, ama böyle olduğu için gerçekten minnettarım. Nasıl olursa olsun, kendi hikâyenizi kabullenmenizi ve sevmenizi şiddetle öneriyorum. Söz veriyorum, denediğinize değecek.

Bir cevap yazın