Travesti olmak ölüme davetiye çıkartmak mıdır ?

         Uzay gemileri kâinattaki kara delikleri bile travesti aşabilir, ama ne hikmetse gelip-gidip genellikle Nevada Çölü’nde düşerler. Benzer şekilde bizim kültürümüz de, kısacası bize özgü olan düzenimiz de, kucaklayıcıdır, yüce gönüllüdür vb’dir, ancak genellikle kırılgan, korunaksız ve zayıf bedenler söz konusu olduğunda burnunun üstüne çakılıp durur.


            Sözü dolandırmaya gerek yok, bizim düzenimiz de saf ölüm üreten olumsuzluklar var ve düzenimiz kırılgan, zayıf bedenler karşısında canavarlaşabiliyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler ve eşcinseller çoğu zaman bu canavarlığın yok ediciliği nedeniyle yitip gidiyorlar.


            Rakamlar ürkütücü; son dört günde 3 kadın (Kader, Şengül ve Gülsenem) öldürüldü. Yakın bir zamanda Kars’ta bir çocuk (Mert Aydın) kaçırılarak öldürüldü ve daha iki önce Beyoğlu’da bir trans birey (Çağla Joker) öldürüldü.  Ve bundan sonra da, maalesef, öldürülmeye devam edecekler. Zayıf, korunaksız ve kırılgan bedenleri koruyamayan bir düzen bizimki… En kötüsü de ölüm sıradanlaşıyor, normalleşiyor ve yeterince rahatsız etmiyor bizi…


            Saf ölüm, kadın, çocuk yaşlı vd. kırılganlıkları hesaba katmadan, kısacası insanlığa ilişkin en ufak bir şey kalmadan gerçekleştirilen yaşama son verme edimleri sonucunda ortaya çıkar. Bu bakımdan kadın, çocuk, eşcinsel veya diğer kırılgan bedenlerin yok edilmesine yönelik her cinayet (kasten ya da genel bir aldırmazlık sonucu olsun) saf ölümdür.


            Saf ölüm, yeni ve yalnızca bize özgü bir şey değil elbette. Gelmiş-geçmiş tüm düzenler, ürettikleri ‘saf-ölüm’ler üzerinden var olmayı sürdürürler. ‘Saf-ölüm’ düzenler için gerektiğinde istemeye istemeye başvurdukları bir şey değil, bir tür ‘kenar-süsü’dür ne yazık ki…


            Şurası açık ki, tüm düzenler biyolojik var-oluşumuz olan ‘çıplak-hayat’ üzerinden gerçekleşir.  Düzenlerin en ilginç özelliği, tanımlı olmayan veya sınır ihlaline yol açan durumlar söz konusu olduğunda, kendisinin de içinden doğduğu (veya kendi kendisinin de teminatı olan) ve meşruiyetini aldığı yasayı (ve daha kötüsü insanlığını) askıya alabilmesidir.


            Türkiye’de kadınlar ve LGBTT bireyler söz konusu olduğunda ‘düzeni’ korumak görevini üstlenen şiddet ve saf ölümdür. Özellikle bir tür sınır ihlalcileri olarak LGBTT bireyler, “ne iseler, yani kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa o olarak” toplumsal yaşama katılmalarının bedelini şiddete maruz kalarak veya öldürülerek ödüyorlar.


            LGBTT bireyleri ortalıktan süpürülmesi gereken bir pislik olarak gören heteroseksist düzen, beyinlerimizle algıladığımız değil, kemiklerimize kadar işlemiş bir şeydir. LGBTT korkusu o denli güçlü ki, güya bu insanları anlamak için illa da kendimiz olmaktan vazgeçmek gerekirmiş gibi bir saçmalık dolaşıyor etrafta. Oysa bir diğerini (ötekini) anlamak için hiç kimsenin kendisi olmaktan vaz geçmesi gerekmez. Heteronormatif düzenin kadın ve erkekleri, LGBTT bireyleri anlamaya veya onların yaşam tarzlarına saygı göstermeyi denediklerinde, bu onların cinsel kimliklerini, yani kadınlık ve erkeklik durumlarını tehlikeye sokmaz. Aksine, bana göre, bu insanlardan korkmak, iğrenmek, ya da onları yok varsaymak veya ‘öldürülmelerini sessizce izlemek’ kadınlık ve erkeklik durumlarımızı, kısacası insanlığımızı tehlikeye sokar.


            İnatla, içinden kan bağının çıkarıldığı bir kardeşlik ve içinden heteroseksist cinsiyet tanımlamalarının çıkarıldığı bir insanlık fikrinde ısrar etmeliyiz.

Bir cevap yazın