Travesti parayı veren düdüğü çalmak ister …

Gece şehre ağır ağır inerken, karanlığın nefesi gölgeleri büyütüyor, ötekilerin gölgelerini… Seks işçileri,travestiler, evsizler, sokak çocukları ve mülteciler… Biz gece kafamızı yastığa koyduğumuzda, sokaklarda ötelenen, aşağılanan, tehdit edilen, dayak yiyen; hatta öldürülen bu insanların mücadeleleri başlıyor… Yalnızlık, acı ve soğuk, bir biçimde hayata tutunamamış ruhlara düşüyor… Ardından, sabah oluyor ve hiçbir şey yaşanmamış gibi, hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ne var ki bu insanları doğuran sokak değil, bu hale getiren de! Sistemin bozuk çarkları bir fabrika gibi başa çıkılamayan toplumsal sorunlar üretiyor. Türkiye’de, sokağa düşen insan sayısı her geçen gün artıyor. Bu yüzden de sokağı yargılamadan önce, ona içeriden de bakmak gerekiyor. Ve sokaklar öğretiyor: Asla duygusal bağ kurmayacak ve gördüğün hiçbir şeye şaşırmayacaksın! Yalnızca bir ay bile sokakta olmak, hayatı farklı bir yerden sorgulamamıza da neden oldu. Sokak, bize sert öyküler sundu. Tutuklanmamak için boğazını kesip intihar eden travesti, çocuklarıyla buluşmadan önce, onlara küçük bir hediye alabilmek için sinyal çeken evsiz, ağabeyine sevgisini göstermek için kendini köprüden atan tiner bağımlısı, çocuklarıyla Küçükpazar’ın ucuz otellerinde yaşamaya çalışan Suriyeli mülteci, bu dünyaya dahil. İlk gecemizde, ruhsatsız

Kırmızı kapı açılıyor

Tarlabaşı’ndaki “o eve”, başka hayatlara doğru yürüyoruz… Burçin takma adlı, 46 yaşındaki travesti, işlettiği evi telefonda tarif ederken, “Tarlabaşı Karakolu’nun hemen karşısına geçip, ilk sağdan girin!” demişti. İstanbul çelişkilerden beslenen bir şehir… Karakolun karşısında taravetsilere ait bir randevu evi! Suç ve ceza karşı karşıya oturuyor. Daracık Sokak’taki evlerin tamamı fuhuş için kiralanmış durumda. Sokakta, “her ince zevkin” “iş tutmak” için fırsat kolladığı bir seks işçisi bulunuyor. Sarışını, esmeri, şişmanı, zayıfı, gay’i transeksüeli, kadını, travestisi sokağa dağılmış durumda. Bazıları ayakta duruyor, bazıları oturuyor. Kimi sigara içiyor, kimi elindeki aynaya bakıp saçlarını düzeltiyor. Sokağın ortasındaki demir, kırmızı kapılı apartman ziline bastığımızda, seks işçilerinin sesleri bir olup yükseliyor: “Nereye?”

“Burçin’e geldik” cevabıyla ilgi dağılıyor. Anlaşılan o ki, burada hiçbir kapı referansınız olmadan açılmıyor! Alkol, ter, sperm, esrar, parfüm… 5 katlı apartmanın, 40 yıllık basamaklarını çıkarken, burnumuza her katta farklı bir koku çarpıyor. Kirli eşiklerde, çikolata ambalajları, bira kapakları, saç telleri ve kullanılmış kondomlar var. Burçin, uzun boylu, kalıplı, makyajı suratında eğreti duran bir travesti… En üst kattaki daireyi kendisi gibi travesti olan Emel ve üç çocuklu bir diğer seks işçisi Ayşegül’le paylaşıyor. Hava çok soğuk. Buna rağmen davet edildiğimiz odanın bütün camları açık. Ancak ruhlara sinmiş esrar kokusu, pencereleri açmakla evi terk edecek gibi görünmüyor. Kirli, sarı bir koltuğa ilişiyoruz. Ev, bulunduğumuz bölüm dışında, bir yatak odası banyo ve mutfaktan ibaret. Kaldıkları mekâna 700 TL kira ödediklerini söyleyen Burçin, “Bize her şey Avrupa tarifesi, iki katı kira isterler bizden” diyor.

Kent de yaşamlar da köhne

Odaya, bakışları yorgun, tüyleri kirli Hayat adlı ihtiyar bir köpeğin girmesiyle tanışma faslı kesintiye uğruyor. Pencereden bakınca, Haliç görünüyor. Bulunduğumuz oda gibi üst üste binmiş evler de köhnemiş, yapay bir kentin ucuz dekorlarına benziyor. Karşı apartmanın terasında bir yer yatağı seçiliyor. Yorganın altındaki uzun sakallı adam miskin şekilde bir sağa bir sola dönüyor. Sanki koca bir şehir yalnızlığına ağlıyor. Derken, hemen aşağıda bir kavga patlıyor. İki hayat kadını, yakası açılmamış küfürleri birbirlerine sıralarlarken pencereden uzanan bedenler, uyuyan hücrelerin canlanışı gibi kavgayı izlemeye koyuluyorlar. Ne var ki kavga, başladığı gibi bir anda kesiliveriyor. Her şey eskiye döndüğünde, Burçin yaşadıkları hayatın incelikleriyle ilgili tüyolar veriyor. Kendisinin, Emel’in ve Ayşegül’ün hayatlarını sürdürebilmek ve kiralarını ödemek için gece gündüz çalıştıklarından söz ediyor. Aynı zamanda, sokakta çalışan seks işçilerine de müşteri başına komisyon karşılığında evin kapılarını açıyor.

'12 yaşımda travesti oldum'

Emel,odanın bir köşesinde yeşil eşofmanıyla duruyor. Hayli geçkin bir seks işçisi! Sürekli, beline dek uzattığı saçlarını tarıyor. Boynunda derin bir bıçak izi var. “Kendimi daha iyi hissetmek istiyorum, belki fotoğrafım da güzel çıkar” deyip ruj sürüyor. Konuşmaya istekli görünüyor, anlatacak bir hikâyesi var. En baştan alıyor: “1967’de. Nişantaşı Zümrüt Apartmanı’nda dünyaya geldim, babam apartmanın kapıcısıydı. Beni bu hale getiren öz ağabeyimdir. Hırsızlıktan cezaevine girmiş. Ancak çıktıktan sonra tanıdım onu. Günün birinde ben 9 yaşındayken, evdeki tahta sedirin üzerinde tecavüz etti bana. Bu nedenle evden kaçtım. 15 yıl sonra rahmetli annem ve teyzem beni Mis Sokak’ta Şen Otel’de buldular, eve götürdüler ama yine kaçtım.” Emel, “Yaşam kimine adil davranmıyor” diye sürdürüyor: “Otomobillerin altında yatıp kalktım. Sigaraya alıştım ama sigara alacak param yoktu. İzmarit toplayıp içmeye başladım. Karnımı doyurmak için merdiven ve dükkân temizliği yaptım…” Emel konuştukça çözülüyor. Yaşadığı tacizin, tecavüzün çetelesi tutulacak gibi değil! Ne var ki derinlikler onu rahatsız ediyor. “Geçmişten konuşunca, yaşananları hatırlayınca hep böyle olurum, kendimi kesmek öldürmek, isterim” diyor. Buna rağmen biraz soluklanıp, anlatmayı sürdürüyor: “12 yaşında travesti oldum. Fakat 28 yaşıma geldiğinde fuhuştan para da kazanılabileceğini çözdüm.” Sokakların hoyrat göğsünde aşka da sevgiye de yer yok. Lafı bir anda “İlk ve son kez 22 yaşında âşık oldum, o da başladığı gibi bitti” sözleriyle bıçak gibi kesen Emel, “Hayatımda sevgi istemiyorum. Yaşamak için sevmemem gerekiyor” diyor. Bir seks işçisinin bir günü nasıl geçiyor? Emel, bunu da şu sözlerle anlatıyor: “Kalkıyorum, karnımı doyuruyorum, kuaföre gidiyorum. Akşam caddeye çıkıp müşteri bekliyorum. Müşteriden çok şiddet görmedim bugüne kadar ama polisle hep köşe kapmaca halleri… Ana yola çıkmamız yasak! Alıyorlar, karakola götürüp para cezası kesiyorlar, sonra da bırakıyorlar… Hep aynı tantana yani.”

‘Kadere inanırım’

Emel, fuhuşa başladıktan sonra başka bir iş yapmaktan vazgeçtiğini, yıllar önce cinsiyet değiştirme ameliyatı olmayı düşünmüş olsa da şimdi aklından geçirmediğini söylüyor:

“O zamanın parasıyla epey yüksek bir paraydı, Profesör Mındıkoğlu vardı. Rahmetli annem ‘sütümü helal etmem’ dedi, o yüzden yaptırmadım. İyi ki de yaptırmamışım çünkü öldüğüm zaman Emel olarak değil, Hasan ya da Hüseyin diye okunacak adım. Gerçek olmayan kimliğimle öte tarafta olacağım!” Kadere inandığını söylüyor Emel, “Benim yazım buymuş” diyor: “Başından beri kadın olabilirdim. Evlenirdim o zaman. Yine de çok şükür. Halimden memnunum. Kendimle barışığım, elimden geldiği kadar doğruyu yapmaya çalışıyorum. Mesela şimdiki travestilere bakıyorum, yeni nesil olanlara… Bir tuhaflar, yürüyüşleri bir tuhaf, ağızlarında sürekli küfür, çok çirkin görüntüler…”

Ayağa kalkıyor Emel. Beline uzanan saçlarını yeniden taramaya başlıyor, boynunda derin bir bıçak izi. Göbeğini açıyor birden. Derin bir kesik daha! Kollarını sıyırıyor, onlarca faça!

Gülümsüyor: “Harita gibidir vücudum” diyerek anlatıyor:

“Bir gün çok içmiştim, pilot gibiydim. Harbiye’de çalışıyordum o gece. Mekânı polis bastı. Toplamaya başladı herkesi. Travestinin, transeksüelin, fahişenin saçlarını kesiyorlardı o vakitler karakolda. Beni ekip otosuna bindirecekleri sırada kollarımdan tutanlara birer tekme atıp çıkardım cebimden falçatayı, kestim boğazımı. Beni Taksim İlkyardım’a kaldırmışlar. Kurtulmuşum işte! O zamanın parasıyla 1 milyon ödettiler hastaneye. 5 dakika daha geç kalsam gidiyordum Tahtalıköy’e…”

‘Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım’

Karanlık ağır ağır çökerken, sokaktaki hareketlilik de artıyor. Eve müşteriler girip çıkmaya başlıyor. Pazarlıklara şahit oluyoruz. Ne var ki Ayşegül geceyi çalışarak geçirmeyecek. Çünkü psikolojik durumu buna müsait değil. İki hafta önce intihara kalkışarak yaşamla bağını koparmak isteyen genç, kullandığı ilaçların etkisiyle ağır ağır konuşuyor: “Aşk acısı bize göre değilmiş. Kaldıramadım ağır geldi. Yemiyor, içmiyor, unutmaya çalışıyorum. Dünya tersine döndü. Hani yazsam roman olur derler ya bizimkisi de o şekil bir hayat.” Ayşegül, o romanın en trajik sayfalarını, hüzünlü bir ses tonuyla okuyor: “Antalya, Kaş’ta doğdum. İyi bir çocukluk geçirmedim. Annemle babamın bana bakacak durumları yoktu. Bu yüzden anneannem büyüttü beni. Zaten çok küçük yaşta da evlendirildim. Üç çocuğum oldu. Fakat kocamdan o kadar çok şiddet görüp dayak yedim ki evimi bırakıp kaçtım sonunda. Uzun süredir çocuklarımın hiçbirini görmedim, burnumda tütüyorlar!” Ayşegül’ün hikâyesi Antalya’dan İstanbul’a uzanıyor. “Önce barlarda çalıştım, sonra konsa çıkmaya başladım” diye sürdürüyor. Fahişelikle son bulan hikâyesi ise acı çektiği için intihara kalkıştığı dört buçuk yıllık ilişkisinde gizli…

“Sonra bu hayırsızla tanıştım işte. Çok sevdim. Karısı ve çocukları vardı. Hiçbir beklentim olmadı ondan. Sadece o da beni sevsin istedim. Sevmiştir de herhalde ama anlaşamadık işte. Bu işe de onun yüzünden başladım. Çoluk çocuk sefildiler. Aldığım parayı onlara harcadım. Ama Allah’ı var, o zorlamadı bu işe beni, ben kendim seçtim.” Ayşegül genç bir kadın, günde 60 TL’den en az 5 kişiyle birlikte oluyor. “İyi para kazanırız ama elimize avucumuza hiçbir şey kalmaz” diye anlatıyor, “Ya elimizden alırlar ya da hayrı olmaz. Sonuçta helal para değil işte, haydan gelen huya gidiyor!” “Zor mu” diye sormak abes kaçacak… Ayşegül, hem zorlukları hem de onlarla başa çıkma yollarını şöyle anlatıyor: “Sapığı, arsızı çoktur bu âlemin. Parayı veren düdüğü çalmak ister. Sana kadın gibi davranan azdır. Senden faydalanıp, yerden yere vururlar. Toplum bizi dışlar. Namus bacak arasında değil. Anlatamazsın bunu. İnsanın iyisi de var kötüsü de tabii. Hiçbir zaman bir erkeğe ‘gel’ diyemedim ben. Ne pazarlığa, ne yaptığım işe alışabildim. Allah da alıştırmasın zaten. Bu, bizim işimiz olmuş ama. Çok içime sinmezse, paraya da ihtiyacım varsa… ‘Kür Koli’ derler bizde. O şekilde vazifemi
yaparım işte! Madiden, yalandan yani anlasana!”

Bir cevap yazın