Uzun yoldan travesti hikayesi

istanbul travestileri  temalı filmlerde en sık tercih edilen formüllerden tekini kullanıyor Dallas Buyers Club (Sınırsızlar Kulübü): Bir adet homofobik karakter, bir adet eşcinsel karakter ve bu ikisinin bir şekilde birbirleri ile iletişimde kalmaları sonucunda yavaş yavaş tabuların, eşcinsel düşmanlığının yıkılması…

Sayısız kez kullanılmış ve her defasında da amacına ulaşmış bir formül bu! Ve Dallas Buyers Club da aynı beylik söylem üzerine bir hikâye kuruyor. Ancak gerek öykünün geçtiği zaman gerekse de bu homofobiden kurtulma aşaması biraz farklı dillendirildiği için Jean-Marc Vallée’nin filmi duygu sömürüsünden güç alan, beslenen bir yapım olmaktan kendini bir nebze de olsa kurtarabiliyor. Zaten 1980’lerin başlarında geçen olaylarda, AIDS’in yeni yeni duyulması ve yaygınlaşması, heteroseksüel insanların AIDS hastalığını taşıyanlardan ya da eşcinsellerden vebalı gibi kaçmaları günümüz için fazlasıyla modası geçmiş ve mübalağalı görünüyor. Ancak tarihi gerçeklerden yola çıkarak hazırlanan bir senaryo söz konusu olduğundan ötürü olayların vuku bulduğu zamanlar dahilinde ele alınması gerekir.

Bu noktada her ne kadar film, rahatsız edici derecede abartılmış bir eşcinsel mağduriyeti tablosu çizmiş gibi gözükse de, kendi zamanı içerisinde tamamen gerçek olan bir durumu resmediyor aslında! Ki bu da trajik bir sonuca götürüyor insanı. Yani, yaşadığımız dünyada eşcinsellere karşı uygulanan ayrımcılığın boyutları o denli yüksek ki aynı durum sinemada travesti olduğu haliyle resmedildiğinde duygu sömürüsüne rahatlıkla kayacak bir yapıya sahip olabiliyor!

Bir cevap yazın